Jul 4

Canım annem,

Beni dünyaya getirdin, koruyup kolladın. Sarıp sarmaladın. Kokladın öptün. Benim canımsın. Canımdan öte. Tıpkı ‘babam’ gibi. Anne izin ver, babamla oyun oynayalım.

Babam beni kucağına aldığında; lütfen ‘aman düşürme’ diye endişelerini sesli olarak dile getirme. Emin ol, bana bir şey olsa, o da en az senin kadar üzülür. Emin ol, o da beni koruyup kollar. Sarıp sarmalar. Ama sen izin vermezsen, bunların hiçbirini yapamaz. Hem düşünsene, sen –annem- olarak, emin ellerde olmama rağmen, babama güvenmezsen, ben ona nasıl güvenebilirim? Kimlere güvenebileceğimi, sizlerden, sizi gözlemleyerek öğrenebileceğim.

Bırak ben oynarken, bir gözü gazetede kitapta olsun, ne çıkar? Belki böylece, tek başıma oyun oynayabileceğimi keşfederim. Sen bana her şeyi anlatıyorsun. ‘Masa köşeleri sivri’ dikkatli ol. ‘Soba sıcak’ uzak dur. ‘Bardağı yere atma’ kırılır. Pek çok şeyi teorik olarak öğrendim. Ama yaşanmadan da olmuyor anneciğim. Sobanın sıcaklığını biraz yaklaşıp ‘hissetmem’ lazım. Masanın sivri köşesine’ dokunmam’ lazım. Kaydıraktan kayıp popom yere hızlıca değince, canımın ne kadar yanabileceğini ‘keşfetmem’ lazım.

Biliyorum çok araştırıyor, benimle ilgili her şeyi öğrenmeye çalışıyorsun. Mutlaka bir yerlerde okumuşsundur. Babalar, dış dünyayı temsil eder. Evimiz dışındaki dünyayla sağlıklı iletişim kurmam için babamın rahatlığına ihtiyacım var. Sen, her istediğimde yanımdasın. İstediğim an yanımda olamayacağını, ama yine de güvende olduğumu hissetmek için babama ihtiyacım var. Babamla ne kadar çok vakit geçirirsem, insanlarla o kadar kolay iletişim kurup, bulunduğum farklı ortamlara o kadar çabuk uyum sağlarım.

Biliyorum, temizlik yaparken çok yoruluyorsun. Ama izin ver, babamla etrafı dağıtıp, birazcık kirleterek oynayalım. Ve izin ver, sonra birlikte temizlik yapalım. Bir şeyler kirlense de ‘temizlenebileceğini’ öğreneyim. Birlikte temizleyerek’ işbirliğini’ öğreneyim. İzin ver, ‘kendime güvenmeyi’ öğreneyim. Bir şeyleri dağıtıp kirletsem de, temizleyebileceği; düşsem de ‘tek başıma’ kalkabileceğimi, yaralansam da, iyileşebileceğimi öğreneyim. Biliyorum, bunları bana sende öğretebilirsin. Ama ben yere düşünce, senin daha çok canın yanıyor. Bu, sana doğanın verdiği bir özellik.Ve ben bu özelliğin sayesinde, bu güne kadar kazasız belasız, sağlıklı bir şekilde büyüyebildim. Bunlar için sana minnettarım. Ama senleyken düşmeye korktuğum anlar oluyor. Senin canın daha çok yanacak diye…

Anne izin ver, babamla vakit geçirelim. Erkeksem, erkek gibi davranmayı öğreneyim. Kızsam, erkeklerin nasıl davrandığını gözlemleyeyim.

Bırak bir sorunla karşılaştığımda, babam hemen çözüm üretmesin. Bıraksın, birazcık ben düşüneyim. Belki aklım yeter, çözümü ben bulurum. Çözümleri bula bula aklım gelişir. Aklım yetmezse içgüdümü dinlerim. ‘İç sesimi’ duyabilecek kulaklarım gelişir.

Anneciğim, sen biraz dinlen. Çünkü, seni elimde olmadan çok yoruyorum. Seni yorgun ve bitkin görmek beni çok üzüyor. Biraz kendine izin ver. Oturduğun koltuktan kalkmadan bir bardak sıcak çayını iç, gazeteni oku, yatıp dinlen. Korkma, babam yanımda. Sen yokken bana çok iyi bakacak. Hem şimdiki babalar daha bilgili. O da en az senin kadar beni kollayacak. Hadi sen de babanı ara. Babalar gününü kutla. İyi ki babalarımız var anneciğim. İyi ki varsınız…

Demir’in ağzından Sn. Devrim Atılkan’ın kaleminden

Jun 24

Bu konuda yani yazı yazma konusunda henüz pek bir yetenekli olmadığım için üstad’dan yardım istemiştim; o da ancak gönderebilmiş…

Sevgili Annem… Aşağıdaki satırlar senin için… Bazıları bugün bazıları ise yarınlar için…

Sevgili Anneciğim,
Ne garip; yeni yeni farkediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler…
… Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor.
Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların ‘Bundan sonra ağır kaldırmak yok’ müjdesinden
beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı…

Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti herşey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin.
Kimbilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin,
kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın.
O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.
Yolboyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik… Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense; tarihin en iyi annesi… Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin
o bencil alışkanlığıylaayakta kaldım.

Sevginle donandım…
Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi ;Büyüdüm… Senin kollarında ’sen’den habersiz, bambaşka bir ‘ben’ çıktı ortaya. Bazen o eski ‘ben’e hiç benzemeyen bir ‘ben’… Çünkü farkettim ki, anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım. Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta…

Söyleyemedim sana…
‘Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını’ anlatan kitapları
salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye… Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden;
‘Devir de amma değişti’ diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim.
Bir yerim yaralandığında ‘Anam görürse ne kadar üzülür’ diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin? Acından çok onda yaratacağın acı, acıtır canını…

Oysa ne çok acılar paylaştık seninle…
Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber…
Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin?
…Lakin artık kafesten uçma vaktiydi. ‘Danaların girdiği bostan’da ayakta kalabilmenin yolu,
tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu. Yargıladık birbirimizi bir dönem…Sorguladık…
…Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum.
Sen her sohbete ‘Bizim çocukluğumuzda…’ diye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne…

Nasıl da zalim bir çark bu değil mi?
Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun…
Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi… Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi… Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları… Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda…Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı… Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.

Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi…
Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri… Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum.
Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.

…Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli… O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları… İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini… Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.

O yüzden bu Anneler Günü’nde sana upuzun bir ömür diliyorum.
Hem biliyor musun?
‘SENİ ÇOK SEVİYORUM’……

Teşekkür ederim Can Dündar